Cunda adasında
dört-beş tane pörsümüş balığa 200 milyon ödeyince, aklıma gezgin bir
arkadaşım geldi. Bu arkadaş ne zaman tanımadığı bir lokantada yemek
yemeye kalksa, önce "hesap" ister; sonra yemeğe geçer. Aslında bizim
gibi bir ülkede kazıklanmaya karşı en geçerli çözümlerden birisi de bu
galiba. Her defasında ona hak veriyorum ama gene kazıklanıyorum.
Yolculuklarda bu oran daha da artıyor. Geziye mi çıktınız, tamam kesin
bir yerlerde kazıklanacaksınız, hiç şansınız yok. Onun için üzülmeyin ve
bundan zevk almaya çalışın! Ünlü Ayvalık tostunu sonradan öğreniyoruz.
Üstelik hem ucuz, hem içinde herşey var!
Size bir şey daha
itiraf etmeliyim: Şu gezi/coğrafya dergileri ve gazete ekleri var ya,
sakın bunlara kanmayın. Bunların çoğu hiç bir özelliği olmayan sıradan
bir yeri bile çok güzelmiş gibi göstermeye programlanmışlardır.
Fotoğrafa bir bakıyorsunuz müthiş bir yer, gittiğinizde ise hayal
kırıklığı. Siz konuyu anlatan röportajda üç dört adet fotoğraf
görüyorsunuz. Ama arkasındaki yüzlerce kötü görüntüden haberiniz
olmuyor. Yazılar da farksız. Hele o anlatım dili: "...ekibimiz
olağanüstü güzellikteki coğrafyada ve eşi benzeri olmayan büyülüyeci
atmosferde..."
Bazen işe serüven
ruhu katarlar. Yarım metrelik bir dere geçişini öyle bir anlatırlar ki
sanki okyanus geçiyorsun mübarek! Ya da "çok tehlike içinde geçen ve
günler süren vahşi bir yolculuk sırasında dünyanın en tehlikeli
hayvanlarını fotoğrafladık" derler; bakarsınız fotoğrafa, bir doğal
parkta sümüklü bir aslan yavrusu...
Şimdi asıl konumuza
tekrar dönelim. Ayvalık fotoğrafları çekiyorum. Şeytan Sofrası bütün tur
acentaların programında olan ve Ayvalık çevresini panoramik olarak gören
bir yer. Fakat fotoğraf için de en anlamsız yer. Ancak, yazlık sitelerle
kuşatılmış kıyılarla ilgili bir seri hazırlıyorsanız, tam yeri.
Cunda'nın o güzelim evleri de ne yazık ki bu kuşatmadan payını almış ve
yok olmaya doğru hızla gidiyor. Yöre mimarisinin özgün örnekleri evler
yıkılıyor, kiliseler yıkılıyor, değirmenler yıkılıyor... Her yerden o
sevimsiz inşaatlar fışkırmış. Ne yazık ki, böyle bir kültür mirasını,
böyle bir güzelliği, böyle bir birikimi her yerde olduğu gibi burada da
telef ediyoruz...
Akşam ışığı...
Makinemi balıktan dönen balıkçılara çeviriyorum. Kış aylarına özgü o
rengarenk gökyüzü keyifli bir fon oluşturuyor. Tam çekim yapacağım, tüm
kentin belediye hoparlörlerinden "İstiklal Marşı" okunmaya başlıyor!
Herkes hazırola geçmiş beklemede. Ardından mehter marşları başlıyor. Ses
o kadar yüksek ki, yanınızdakini duyamıyorsunuz. Sonra kuran okunuyor,
en son da ezan. Aylardan ramazan... Burası Ayvalık. Ülkenin en batı ucu.
Balıkçılar da fazla yüz vermiyor. Niyetleri bir an önce gidip oruç
açmak.
Yörede çok sayıda
tahta tekerlekli at arabası bulunuyor. Bunların sürücüleri de en renkli
yurttaşlarımız olan Romanlar'dan oluşuyor. Işık zayıf, enstantane düşük.
Yani tam "pan çekim" havası. Fakat bir türlü beceremiyorum. Ya araba
hızlı geliyor, ya da fotografik değil. Tam çekim yapacağım, yolda başka
bir otomobil beliriyor filan. Hiç olmazsa 'tekerleği yapan esnafa
gideyim, orada ilginç bir fotoğraf bulabilirim' diye düşünüyorum.
Dükkanı buluyorum. Ama usta hiç oralı olmuyor; ikna etmek için bir buçuk
zaman saat harcıyor ve gelen giden de dahil 27 bardak çay ısmarlamak
zorunda kalıyorum.
Ne varsa köylerde
var deyip çıkıyoruz kırsala. Köyler zeytin toplamada. Çuval çuval
zeytinler ailecek toplanıyor. Zeytinyağı fabrikalarında doğudan gelen
işçi kadınlar çalışıyor. Koca koca zeytin yığınlarının içinde ayıklama
yapan eller Ayvalık'ın ayrıntı fotoğraflarını oluşturuyor.
Ayvalık ve Cunda
Adası'nın eski ve dar sokakları, görüntü karışıklığı yaratsa da güzel
fotoğraflar vermeye devam ediyor. Evler, kapılar, pencereler sokakları
renklere boyamış. Mor, kırmızı, mavi, yeşil, sarı, turuncu, pembe ya da
ne isterseniz, her renkten evimiz bulunur! Ayvalık sokakları kedisever
fotoğrafçılar için de bir cennet. Şu sıralar (mart) bir gitseniz kedi
belgeseli bile yapabilirsiniz.
Doğasının çok
zengin ve çeşitli olduğunu yöreye yaptığınız kısa bir gezide bile
anlıyorsunuz. Flamingoları, pelikanları, balıkçılları, ötücü su
kuşlarını onca yapılaşmaya ve çevre kirliliğine karşın yine yaşatmayı
beceriyoruz ya, helal olsun bize!
Ülkenin en çok
adasına Ayvalık sahip. İlçenin kıyılarında sualtı fotoğrafçıları için
bir maden bulunuyor. Ülkenin en büyük anfora tarlası burada. Yörenin
zengin değerlerinden birisi de Ahmet Yorulmaz. Çok sayıda kitabı olan
yazarın 'Ayvalık'ı Gezerken' isimli kitabını tüm Ayvalık yolcularına
özellikle öneririm.
İSTANBUL
FOTOĞRAF FUARI (Photoshow)
Sevgili
fotoğrafçılar sizi birileri dia gösterisi yapmaya davet ederse hemen
üstüne atlamayın!
Sorun bakalım,
projektörleri var mı; perdeleri var mı; müzik aletleri var mı; salon
karartılabiliyor mu; duyurusunu yapacaklar mı; izleyici olacak mı;
giderinizi (en azından aracınızın yakıtı, otopark vb.) alabilecek
misiniz...
Eğer bunları
sormazsanız, siz de ülkenin en önemli fotoğrafçılarından Sıtkı Fırat ve
İbrahim Zaman'ın durumuna düşersiniz. Bu iki ünlü usta, fuara
çağırılıyor ama ilgisizlikten, dağınıklıktan ve dia projektörü
bulunamadığından, programda olmalarına karşın gösterilerini yapamadan
geri dönüyorlar.
Gelelim sergilere,
Recep Dönmez ve Adnan Polat'ın sergilerine. Recep Dönmez sualtı
zenginliklerini hakkıyla tanıtan ülkemizin üç beş fotoğrafçısından biri.
Adnan Polat, değişik teknikleri başarıyla uygulayan, işleri örnek olarak
gösterilen ve yine ülkemizin önde gelen fotoğrafçılarından.
Peki bu adamların
sergileri nerede? Helalara giden arka yolda.. Peki bu fuar ne fuarı?
Fotoğraf. Nerede fotoğraflar? Bize gösterilen değer işte bu kadar.
Fuardaki çıplak kadına verilen değerin ne kadarı?
|