Geçtiğimiz haftalarda Sıtkı Fırat usta, Çin fotoğraf festivallerine
beşinci kez davet edildi.. O da bana "birlikte katılalım mı" deyince,
üstüne atladım.
Pekin
Pekin'e yaklaşırken havadan Çin seddini görüyoruz. Dağların üzerinde bir
ip gibi uzayıp gidiyor. Havaalanı oldukça modern. Her yan bilboard
panolar ile çevrili. Işıklar, monitörler, fotoğraflar, silindirik dev TV
ekranlarından reklamları izlerken acaba doğru ülkeye mi geldik diyorum.
Güzel bir otelde kalıyoruz. Zaten otellerde standartlar hep aynı ve
oldukça kaliteli ve ekonomik. Örneğin üç yıldızlı bir otelde adam başı
20 dolara kalabiliyorsunuz. Ayrıca dünyanın en eski mesleği masajcılık
(!) Çin otellerinde de yine görev başında.
Çin'e daha önce de gelmiştim. Hem de karayoluyla 1994 yılında İran,
Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan yolunu
kullanarak geldiğimiz bu ülke için aylarca hazırlık yapmıştık.
Geleceğimiz aracın çince ruhsatı, benim çince ehliyetim vb. çıkmıştı.
Ülkenin fotoğraf federesyonundan aldığımız yardımları hala unutamıyorum.
Yoksa çok güç girerdik.
Çin'de dil bir sorun. İngilizce hemen hemen hiç yok. Çok nadir
anlaşabiliyorsunuz. Bu yüzden beden diline çok iş düşüyor. Komik duruma
düşmemek için bir kaç ihtiyacın çince karşılığını öğrenmek de yarar var.
Ülkede ilk göze çarpan şey, yaşlı-genç tüm insanların parklarda,
meydanlarda, kaldırımlarda dans ediyor oluşu. Ama bilirsiniz, biz
delikanlı milletiz; racona ters düşer, geçiyorum...
Yemekler
Çinde, yemekler minik servis tabaklarında yeniyor ve yemek boyunca çay
içiliyor. Bize ikram edilen yemek çeşitleri arasında, yılan, deniz
hıyarı, salyangoz, deniz anası, çiğ balık, kurbağa, nilüfer çiçeği kökü,
kurutulmuş yosun, tuhaf tuhaf mantarlar var. İnanmayacaksınız ama
bunların hepsini yedim ve yine inanmayacaksınız ama hepsi de çok
lezzetli idi.
Bizim Urfalılar da biraz Çinli galiba. Çünkü yemekler hep acı, acı,
acı.. Ama şaka bir yana Çin'de birbirinden en güzel soslar, baharatlar
ve kokular eşliğinde dünyanın en güzel yemeklerini yiyorsunuz.
Kadın
Dünyanın en ince sesine sahip olan Çinli kadın, günlük yaşamda, inşaat
işçisi, yol işçisi, işportacı, yol temizlikçisi, otobüs şürücüsü,
ayakkabı boyacısı gibi işlerde de karşınıza çıkabiliyor. Tabi haklı
olarak her çinli erkekler gibi yere de tükürüyor. Çinli anneler küçük
çocukların kaka sorununu pratik çözmüşler. Bebelere apış arası açık
pantolonlar giydirerek sorunları anında gideriyorlar.
Sincan
Urumçi'de havalimanındayız. O da ne? Akvaryumlar içinde köpek balıkları
besliyorlar...
Kent, Uygur Türklerinin yaşadığı bölgenin başkenti. Aynı zamanda Çin'in
en renkli köşelerinden biri. Tarihi caminin de bulunduğu İnternational
Pazar bizim Mahmutpaşa gibi; satıcıları, kalabalığı ve insan tipleri,
aynı... Ayrıca, Türk pop müziğinin 'şıkıdım' örnekleri orada da çalıyor,
yani aynı biz...
Taksiye biniyoruz. Taksilerde şöförler demir parmaklıklarla kendini
korumaya almış. Tienshan dağları'na çıkıyoruz. Dağın eteklerinde Kazak
çadırları şişkebap satıyor. Yukarıda bir göl var ve Çinli turistler
buraya akın ediyor. Aslında gölü güzel olmamasına karşın, doğru
değerlendirmişler ve turizme kazandırmışlar. Koca dağda ve gölde en ufak
bir düzensizlik, çöp, çevre kirliliği ya da abuk sabuk binalar
görmüyorsunuz. Ayrıca hava kirliliğine önlem olarak, göle yalnızca
elektrikli araçlarla ulaşabiliyorsunuz.
Ertesi gün yolumuz Turfan'a... Urumçi-Turfan arasına dümdüz bir çizgi
çekmişler, Üstüne asfalt dökmüşler; öyle bir yolda ilerliyoruz. Her iki
yanımızda Tienshan sıradağları uzanıyor. Bu yol aynı zamanda ünlü
İpekyolu.
Turfan sebze ve meyvelerin ilk çıktığı yer. Hani "turfanda " sözcüğü var
ya, işte o, buradan gelir. Turfan antik kenti, açık hava müzesi gibi.
Kent Unesco tarafından restore ediliyor. Örnek bir yer. Yürüme yolu
ahşap çatkılardan oluşturulmuş. Böylece koca kentte toprak zemine bile
bastırmıyorlar. (Bizim Kapadokya'yı düşünüyorum: Peribacalarının yanında
tır ve kamyonlar gezer.. )
Turfan'da önemli yerlerin başında Üzüm Vadisi denilen köy geliyor. Köyde
herkes üzüm yetiştiriyor. Ama ne üzüm. Hemen her rengi, çeşidi, boyu
var. Köy aynı zamanda turizme açılmış. Para vererek giriyorsunuz ve
canbaz, konser, müze, şelale, fotoğraf çektiren kızlar, hediyelik
eşyalar, restoranlar, şarapevi, üzüm kurutma evleri ve bilumum
organizasyonlara yine para vererek dahil oluyorsunuz.
Wuyishan
Wuhishan, dağlık bir yörede küçük bir turizm beldesi. Kentin meydanında
ve en büyük caddesinde 4000 adet fotoğraf sergilenmiş; afişler,
pankartlar, balonlar ve bayraklarla tüm çevre süslenmiş. Almanya,
Avusturya, Fransa, Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Kore, Japonya ve Çinli
fotoğrafçılar festivalin konukları. Caddenin girişinde katılımcı ülkenin
bayrakları dalgalanıyor. İlk bayrak bizimki. Duygulanmamak elde mi?
Teşekkürler Fırat usta.
Şehrin tropik bir havası var. Bizim Rize'nin rutubetini üçle çarpın,
işte öyle. Fotoğrafları gezerken hamamda sergi izliyor gibisiniz.
Fotoğrafların büyük çoğunluğu belgesel. Aralarında çok güçlü sergiler
var. Deneyseli de unutmamışlar ama bir-iki sergi ile sınırlı. Ayrıca
azımsanmayacak sayıda nü var. Nü sergileri izleyen köylüleri görünce
aklıma bizim belediye başkanı (İ. Melih) geliyor. (Onlar nerede, biz
nerede?)
Oteldeki yan odadaki komşumuz Çekfotoğrafçı ile tarzanca
anlaşabiliyoruz. Alkolik olduğumuzu nereden anladıysa, bize sürekli
votka ikram ediyor ve dezenfeksiyon, sterilizasyon, medicine
sözcüklerini sıralayarak 'kanpe' (Çince şerefe) diyor.
Akşamları slayt gösterileri var. Genellikle anlatımlı yapılıyor. Çinli
fotoğrafçıların yapıtları daha çok içeriğe yönelik. Sıradan gösterilerin
yanında, unutulmayacak işler de sundular. Çin devrimini anlatan yaşlı
fotoğrafçı festivalin sürprizi oluyor.
Kentte her yer fotoğraf. Dağ, nehir, kanyon, bambu kayıklar, tapınaklar,
üçgen şapkalı köylüler, tarlalar, çiçekler, ağaçlar, ne isterseniz.
Organizasyonda şelale önünde nü çektirmek de var. Yüzlerce fotoğrafçı
alt alta üst üste çıplak hatunlardan detay almaya çalışıyor. Suya
düşenler mi dersiniz, kamerasını ıslatanlar mı?... Fotoğrafta en iyi
anlaştığımız Koreliler oluyor. Sürekli çekim halindeyiz. Onların ve
bizim yüzümüzden otobüsümüz bir türlü ilerliyemiyor. Dönüş yolunda
herkese sırayla şarkı söyletiyorlar. Sıtkı hoca Puma Kuşu türküsü ile
bir uzun hava döktürünce otobüsün assolisti oluyor.
Bisiklet
Neredeyse tüm Çin bisikletle gidiyor. Bisiklet günlük ulaşımın
vazgeçilmezi. Üç tekerlekli bisikletlerle insan ve eşya taşıyorlar.
Elektriklisini bile yapmışlar. Anneler çocuklarını bisikletleri ile
götürüp getiriyorlar. Bisiklet yolları ise bir uygarlık göstergesi.
Chengdu
Bir sonraki etkinlik Tibet yakınlarında Chengdu kentinde. Buraya da yine
dünyanın çeşitli ülkelerinden ve Çin'den pek çok fotoğrafçı geliyor.
Amaç Chengdu'nun 24 saatini fotoğraflamak. Toplanan fotoğraflar daha
sonra kitap olacakmış. Bu yöntemi Çinliler sık sık uyguluyorlar.
Yüzlerce fotoğrafçıyız. Aramızda yalnızca üç kadın bulunuyor. Alman,
Çinli ve Fransız. Kura ile herkese çalışma alanı belirleniyor. Sıtkı
Fırat'a barlar sokağı çıkınca alkış kopuyor.
Herkese fotoğrafçı yeleği, tüm giderlerin dışında, 10 adet dia, 500 yuan
(70 dolar kadar) cep harçlığı ve birer de yöre rehberi veriliyor. Açılış
için büyük bir meydanda toplanıyoruz. Meydanın her iki yanında bando
takımları ve halk dansları gösterisi var. Hükümetin, belediyenin, turizm
bakanlığının ve komünist partinin ileri gelenleri ile fotoğraf birliği
başkanı konuşma yapıyor.
Festivalin açılışı en yaşlı ve en kıdemli fotoğrafçı Sıtkı Fırat'a
yaptırılıyor. Birden ustamız gazetecilerin ve televizyonların ilgi odağı
oluyor. Açılışın finalinde konfeti yağmuruna tutuluyoruz.
Çekimler başlıyor. Kendimi Buick marka bir makam arabasında buluyorum.
Kurada çektiğim bölgeye doğru gidiyoruz. Arabada bana Çinli bir basın
fotoğrafçısı, bir TV muhabiri, organizasyon komitesinden bir yetkili,
ingilizce bilen bir asistan eşlik ediyor. Bu saatler, fotoğraf yaşamım
boyunca geçirdiğim en ilginç ve en keyifli anlardan biri oluyor. Gün
boyu çekim yapacağız ve ertesi gün fotoğrafları teslim edeceğiz...
Sıra geldi kapanışa... Tüm fotoğrafçılar birlikte yemek yiyeceğiz. Bizi
en görkemli masaya alıyorlar. Masanın çapı altı metre. Ortada iki metre
çapında kırmızı ve turuncu güllerden oluşmuş bir çiçek öbeği.
Sponsorlar, ünlü fotoğrafçılar, federasyon temsilcileri, hükümet ve
parti yetkilileri ile birlikte oturuyoruz. Üşenmiyor sayıyorum; herkese
onsekizer çeşit yemek geliyor.
THY
Uçağa bindik, dönüşteyiz. Uçağımız çok modern. Hemen, otomatik TV
ekranları açılıyor. Hostes ablalar TV'nin sesini dinleyebilmemiz için
bizlere kulaklık dağıtıyorlar. Birinci kulaklık bozuk çıkıyor.
İkincisini istiyorum o da bozuk. Üçüncüsünün ise tek tarafı çalışıyor.
Bir daha istersem uçaktan atılırım korkusuyla idare ediyorum.
Ekranda arada bir ingilizce ve türkçe uçuş bilgileri yazıyor.
İngilizcede bir sorun yok. Ama türkçeyi çözmek için uzun zaman
gerekiyor. İşte size bir cümle: "inilecek meydana olan zaman". Ne demek
şimdi bu? Belli ki "time to destination" sözlerinin " çevirisi. Bu
sözleri "Kalan uçuş süresi" ya da benzeri bir şeye çevirmek THY'de
kimsenin aklına gelmiyor mu?
Komiklikler saymakla bitmiyor; diyor ki: "Tahmini varış zamanı: 5.30
AM". Tamam az çok ingilizce bilenler işi çözdü. Ya bilmeyenler ne
düşünecek?
|