Toroslar'dan geçiyoruz. Ulukışla - Pozantı arası tüm lokantalar "Pala'nın
Yeri" adını almış. Başka bir deyişle pala bıyıklıların yeri. Hepsi de
"kendi pişir kendin ye" lokantası. Herhalde burada et lokantası
işletebilmenin ilk kuralı bu. Bıyıklı olacaksın. Hem de pala.
Buradan geçerken daha önce yaşadığım kazıklanma öyküm
aklıma gelir. Bir kaç ay önce, Pozantı'da yol kenarında şalgam satanlardan
bir-iki şişe satın almak için durmuştum. Almadan önce tadına da
baktırıyorlardı. Baktım fena değil. Fakat eve gidip içmeye kalktığımda,
bize tattırdıkları şalgam yerine kalitesiz bir başka çeşidini
kakaladıklarını gördüm. O kadar deneyimli olmama karşın gene kazık
yemiştim. Yolculuk yapmak ile kazık yemek ne yazık ki içiçe. Bunu daha çok
kendi ülkemiz için söylüyorum. Başa gelenleri toplasak kazıklanmanın kalın
bir kitabı bile olur.
Çocukluğum doğduğum şehir Mersin'de geçti. O zamanlar
şehrin her yanı narenciye ağaçları ile doluydu. Denize gitmek için limon
ağaçlarının arasından geçmek zorunda kalırdık. Küçük bir şehirdi, üç beş
kadar yazlık sineması vardı. Geceleyin bunlara faytonla giderdik.. Mersin
benim için palmiye ve hurma ağaçları demekti. Begonvilli evleri
hayranlıkla izlerdik. Meyankökü çocukluğumun içkisiydi. Dikenli incir
(kaktüs meyvesi) yerdik. Hele o kokular yok mu! Siz hiç portakal çiçeğinin
kokusunu duydunuz mu? Ya manolyanın?..
Bu kente her gidişimde içime bir sancı saplanır.
Arsızlığın, görgüsüzlüğün, talanın, yağmanın şehrimi yokettiğini gördükçe
üzülüyorum. Mersin Silifke sahil yoluna şöyle bir bakmanız yeterli; canına
okumuşuz. Bütün kıyıya apartmanlardan duvar örülmüş. Bunlar yazlık amaçlı
yapılmış 7-8 kattan başlayıp 20 katlara varan sevimsiz binalar. Çoğunun
içi boş. Arada bir tek Alata Orman Çiftliği kalmış. Herşeye inat dimdik
ayakta. O da bakalım turizm mafyalarına ne kadar direnebilecek. Sahildeki
tek yeşil alan olan Alata kumsalı, deniz kaplumbağalarının güven içinde
gelip yumurtlayabildikleri ve gün geçtikçe tükenen kum zambaklarının
yetiştiği ender noktalardan biri.
Mersin bitki zenginliği açısından ülkemizin en önemli
konumuna sahip kentlerden biri. Kent merkezinden Toroslara uzanan
yükseltide yüzlerce farklı çiçeği neredeyse bir yolculukta görebilirsiniz.
Gülnar ilçesi çevresi, Bolkarlar ve Kadıncık Vadisi hayvan ve çiçeklerden
oluşan pek çok endemik türe ev sahipliği yaptığı söyleniyor.
Mersin tarih açısından da heyecan verici. Dağdakiler
şimdilik kurtulmuş. Ancak deniz kıyısındaki kalıntıları görüntülemek için
işiniz biraz zor. Örneğin Ayaş; kalıntıları, üzerine yapılmış binalardan
ayıklamak oldukça sıkıntılı.
Mersin Fotoğrafçılar Derneği'ndeyiz. Sıtkı Fırat
hocayla fotoğraf yarışmasında jürilik yapacağız. Dernek, çok güzel bir
mekan. Daha girer girmez seviyoruz. Üyeleri ve yöneticileri de bir o kadar
içten, sıcak ve konuksever. Mersin ve fotoğraf denince akla ilk gelen
isimler Selami Türk, Can Gatenyo, İsmail Kayadelen, Erkan Özaydın, Sacit
Aker yılların birikimiyle yine karşımızdalar. Dernekte en renkli
kişilerinden biri de çay ocağını işleten Tuncay usta. Bize sürekli çay
ikram ediyor. Sıra 35'inci bardağa geldiğinde artık içemiyeceğimize o da
ikna oluyor ve durmak zorunda kalıyor.
Konu Mersin olunca doğal olarak yeme içmeye de yer ve
zaman ayırmak gerekiyor. En önce 'peynirli kadayıf', yani künefe. Bir
tatlı bu kadar mı güzel olur yarabbi? Bir parça koparıp sıcak sıcak
ağzınıza gütürürken o peynirin sünmesi yok mu? Hele o şerbeti? Bir de
ciğer. Sabah sabah gideceksin ciğerci dükkanına; oturacaksın küçük
iskemlelere; söyeyeceksin bir onbeş, yirmi şiş. Onu dürüm yapacaksın;
arasına nane, maydanoz, sumak; yanına bir de şalgam...
İfad'dan Turan Sezer ve Mustafa Eser'le birlikte
Tarsus'a gidiyoruz. Çukurova'nın o ünlü sıcağıyla birlikte St. Paul kuyusu
ve kilisesini geziyoruz. Çeşme meydanı ve çevre sokakları restore edilmiş;
güzel bir yüz kazandırılmış. Eshab'ı keyf'e geçiyoruz. Maraş'ın Afşin
ilçesinde de bir Eshab'ı keyf var. Söylenceleri de aynı. Ama hangisi aslı
hangisi kopya bilmiyorum. Eshab-ı Keyf Mağarası'nın öyküsü ilginç;
çoktanrılı dönemde, tek tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan
Hıristiyan dinine mensup yedi genç (Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş,
Sazenuş, Debrenuş ve Kefeştetayuş), köpekleriyle birlikte bu mağaraya
saklanmışlar. Mucizevi bir şekilde taş kesilip 300 yıl uykuya dalan bu
dindar kişiler, uyandıklarında her şeyin çok farklı olduğunu görmüşler.
İçlerinden birisi yiyecek almak için kente gider ve yakalanır. Yakalayan
onunla birlikte mağaraya geldiğinde yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan
başka bir şey görmemiştir. Bu nedenle burası "Yedi Uyurlar Mağarası"
olarak da adlandırılır.
Ziyaret yerinin bahçesinde küçük esans sandığıyla
çeşitli kokular satan ak sakallı amcamız biz fotoğrafçıların tek ilgi
odağı oluyor. Önce sohbet ediyor ve aldığımız kokuları üzerimize
sürüyoruz. Sonra doğal olarak sohbet ve fotoğraf çekim işleri koyulaşıyor.
Barajın çevresinde bir bataklık-gölete gidiyoruz. Göletin çevresi
sazlarla kaplı. Böyle ortamlarda makroya hazır olmak gerek. Tahminimizde
yanılmıyoruz. Bir yeşil minik kurbağa, o günkü kazancımız oluyor. Biraz
ileride donuyla ve doğal haliyle göle giren çocuklar, geleneksel Anadolu
kırsalının karelerini tamamlıyor.
Akşam dernekte dia gösterimiz var. Ama yanımıza kimse
oturmuyor. Herkeste bir mesafe. Esansçıda süründüğümüz kokunun ağır bir
hacı yağı olduğunu anlıyoruz ama biraz gecikiyoruz galiba.
Sırada ilginç bir sergi var. İfad'lı Feray Rüzgarlı
bizi mahalle festivalinde açtıkları sokak sergisine götürüyor. Geceleyin
bir yandan sokak konserini dinliyor öte yandan el fenerleriyle
fotoğraflara bakıyoruz. Fotoğraflar birbirinden güzel. Daha da güzeli
fotoğrafın sokaktaki insanla buluşturulması.
Ertesi gün, İfadlılarla çekim gezilerine devam. Klikya
arkeolojisi hala bakir. Adamkayalara cambazlık yaparak iniyoruz. Biraz
heyecandan sonra ödülümüz, kaya kabartmaları. Cambazlı, Olba, Uzuncaburç,
Işıkkale, Karakabaklı yolu tam bir fotoğraf hattı. Görkeminden hiçbir şey
yitirmemiş.
Bu arada benden hediye isteyen akrabalarımı
kıramıyorum; kabak lifi, küçük balcan (patlıcan) onlar için. Kendime de
birkaç kavanoz turunç reçeli alıyorum; bilmiyorum yediniz mi dünyanın en
güzel reçelidir.
Faruk
AKBAŞ
|