Faruk AKBAŞ
 
MERSİN

Toroslar'dan geçiyoruz. Ulukışla - Pozantı arası tüm lokantalar "Pala'nın Yeri" adını almış. Başka bir deyişle pala bıyıklıların yeri. Hepsi de "kendi pişir kendin ye" lokantası. Herhalde burada et lokantası işletebilmenin ilk kuralı bu. Bıyıklı olacaksın. Hem de pala.

Buradan geçerken daha önce yaşadığım kazıklanma öyküm aklıma gelir. Bir kaç ay önce, Pozantı'da yol kenarında şalgam satanlardan bir-iki şişe satın almak için durmuştum. Almadan önce tadına da baktırıyorlardı. Baktım fena değil. Fakat eve gidip içmeye kalktığımda, bize tattırdıkları şalgam yerine kalitesiz bir başka çeşidini kakaladıklarını gördüm. O kadar deneyimli olmama karşın gene kazık yemiştim. Yolculuk yapmak ile kazık yemek ne yazık ki içiçe. Bunu daha çok kendi ülkemiz için söylüyorum. Başa gelenleri toplasak kazıklanmanın kalın bir kitabı bile olur.

Çocukluğum doğduğum şehir Mersin'de geçti. O zamanlar şehrin her yanı narenciye ağaçları ile doluydu. Denize gitmek için limon ağaçlarının arasından geçmek zorunda kalırdık. Küçük bir şehirdi, üç beş kadar yazlık sineması vardı. Geceleyin bunlara faytonla giderdik.. Mersin benim için palmiye ve hurma ağaçları demekti. Begonvilli evleri hayranlıkla izlerdik. Meyankökü çocukluğumun içkisiydi. Dikenli incir (kaktüs meyvesi) yerdik. Hele o kokular yok mu! Siz hiç portakal çiçeğinin kokusunu duydunuz mu? Ya manolyanın?..

Bu kente her gidişimde içime bir sancı saplanır. Arsızlığın, görgüsüzlüğün, talanın, yağmanın şehrimi yokettiğini gördükçe üzülüyorum. Mersin Silifke sahil yoluna şöyle bir bakmanız yeterli; canına okumuşuz. Bütün kıyıya apartmanlardan duvar örülmüş. Bunlar yazlık amaçlı yapılmış 7-8 kattan başlayıp 20 katlara varan sevimsiz binalar. Çoğunun içi boş. Arada bir tek Alata Orman Çiftliği kalmış. Herşeye inat dimdik ayakta. O da bakalım turizm mafyalarına ne kadar direnebilecek. Sahildeki tek yeşil alan olan Alata kumsalı, deniz kaplumbağalarının güven içinde gelip yumurtlayabildikleri ve gün geçtikçe tükenen kum zambaklarının yetiştiği ender noktalardan biri.

Mersin bitki zenginliği açısından ülkemizin en önemli konumuna sahip kentlerden  biri. Kent merkezinden Toroslara uzanan yükseltide yüzlerce farklı çiçeği neredeyse bir yolculukta görebilirsiniz. Gülnar ilçesi çevresi, Bolkarlar ve Kadıncık Vadisi hayvan ve çiçeklerden oluşan pek çok endemik türe ev sahipliği yaptığı söyleniyor.

Mersin tarih açısından da heyecan verici. Dağdakiler şimdilik kurtulmuş. Ancak deniz kıyısındaki kalıntıları görüntülemek için işiniz biraz zor. Örneğin Ayaş; kalıntıları, üzerine yapılmış binalardan ayıklamak oldukça sıkıntılı. 

Mersin Fotoğrafçılar Derneği'ndeyiz. Sıtkı Fırat hocayla fotoğraf yarışmasında jürilik yapacağız. Dernek, çok güzel bir mekan. Daha girer girmez seviyoruz. Üyeleri ve yöneticileri de bir o kadar içten, sıcak ve konuksever. Mersin ve fotoğraf denince akla ilk gelen isimler Selami Türk, Can Gatenyo, İsmail Kayadelen, Erkan Özaydın, Sacit Aker yılların birikimiyle yine karşımızdalar. Dernekte en renkli kişilerinden biri de çay ocağını işleten Tuncay usta. Bize sürekli çay ikram ediyor. Sıra  35'inci bardağa geldiğinde artık içemiyeceğimize o da ikna oluyor ve durmak zorunda kalıyor.

Konu Mersin olunca doğal olarak yeme içmeye de yer ve zaman ayırmak gerekiyor. En önce 'peynirli kadayıf', yani künefe. Bir tatlı bu kadar mı güzel olur yarabbi? Bir parça koparıp sıcak sıcak ağzınıza gütürürken o peynirin sünmesi yok mu? Hele o şerbeti? Bir de ciğer. Sabah sabah gideceksin ciğerci dükkanına; oturacaksın küçük iskemlelere; söyeyeceksin bir onbeş, yirmi şiş. Onu dürüm yapacaksın; arasına nane, maydanoz, sumak; yanına bir de şalgam...

İfad'dan Turan Sezer ve Mustafa Eser'le birlikte Tarsus'a gidiyoruz. Çukurova'nın o ünlü sıcağıyla birlikte St. Paul kuyusu ve kilisesini geziyoruz. Çeşme meydanı ve çevre sokakları restore edilmiş; güzel bir yüz kazandırılmış. Eshab'ı keyf'e geçiyoruz. Maraş'ın Afşin ilçesinde de bir Eshab'ı keyf var. Söylenceleri de aynı. Ama hangisi aslı hangisi kopya bilmiyorum.  Eshab-ı Keyf Mağarası'nın öyküsü ilginç; çoktanrılı dönemde, tek tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan Hıristiyan dinine mensup yedi genç (Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Debrenuş ve Kefeştetayuş), köpekleriyle birlikte bu mağaraya saklanmışlar. Mucizevi bir şekilde taş kesilip 300 yıl uykuya dalan bu dindar kişiler, uyandıklarında her şeyin çok farklı olduğunu görmüşler. İçlerinden birisi yiyecek almak için kente gider ve yakalanır. Yakalayan onunla birlikte mağaraya geldiğinde yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey görmemiştir. Bu nedenle burası "Yedi Uyurlar Mağarası" olarak da adlandırılır.

Ziyaret yerinin bahçesinde küçük esans sandığıyla çeşitli kokular satan ak sakallı amcamız biz fotoğrafçıların tek ilgi odağı oluyor. Önce sohbet ediyor ve aldığımız kokuları üzerimize sürüyoruz. Sonra doğal olarak sohbet ve fotoğraf çekim işleri koyulaşıyor.

Barajın çevresinde bir bataklık-gölete gidiyoruz. Göletin çevresi sazlarla kaplı. Böyle ortamlarda makroya hazır olmak gerek. Tahminimizde yanılmıyoruz. Bir yeşil minik kurbağa, o günkü kazancımız oluyor. Biraz ileride donuyla ve doğal haliyle göle giren çocuklar, geleneksel Anadolu kırsalının karelerini tamamlıyor.

Akşam dernekte dia gösterimiz var. Ama yanımıza kimse oturmuyor. Herkeste bir mesafe. Esansçıda süründüğümüz kokunun ağır bir hacı yağı olduğunu anlıyoruz ama biraz gecikiyoruz galiba.

Sırada ilginç bir sergi var.  İfad'lı Feray Rüzgarlı bizi mahalle festivalinde açtıkları sokak sergisine götürüyor. Geceleyin bir yandan sokak konserini dinliyor öte yandan el fenerleriyle fotoğraflara bakıyoruz. Fotoğraflar birbirinden güzel. Daha da güzeli fotoğrafın sokaktaki insanla buluşturulması. 

Ertesi gün, İfadlılarla çekim gezilerine devam. Klikya arkeolojisi hala bakir. Adamkayalara cambazlık yaparak iniyoruz. Biraz heyecandan sonra ödülümüz, kaya kabartmaları. Cambazlı, Olba, Uzuncaburç, Işıkkale, Karakabaklı yolu tam bir fotoğraf hattı. Görkeminden hiçbir şey yitirmemiş.

Bu arada benden hediye isteyen akrabalarımı kıramıyorum; kabak lifi, küçük balcan (patlıcan) onlar için. Kendime de birkaç kavanoz turunç reçeli alıyorum; bilmiyorum yediniz mi dünyanın en güzel reçelidir.

Faruk AKBAŞ

 

fotograf:   Faruk AKBAŞ - Mersin
Mersin - Faruk AKBAŞ
 
fotograf:   Faruk AKBAŞ - Mersin
Mersin - Faruk AKBAŞ
 
fotograf:   Faruk AKBAŞ - Mersin
Mersin - Faruk AKBAŞ
 
fotograf:   Faruk AKBAŞ - Mersin
Mersin - Faruk AKBAŞ
 

fotograf:   Faruk AKBAŞ - Mersin

Mersin - Faruk AKBAŞ

 
 
Ana Sayfa . Fotograf . Portfolyolar . Sergiler . Forumlar . Download . Biz . Site Map