Prof.Dr. Ahmet İNAM, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü başkanıdır.
Web sayfasında (http://www.phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/index.htm) şöyle tanıtılmakta:
1947 Sandıklı doğumlu. 1971'de ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne doktora öğrencisi olarak girdi. Bu yıldan itibaren, doktora tezini verinceye dek, aynı fakültede Latince ve Eski Yunanca derslerini izledi. 1980 yılında, yardımcı dalı Eski Yunan Edebiyatı, Ana dalı Sistematik Felsefe ve Mantık olmak üzere, doktora sınavlarını pekiyi derece ile verdi. Doktora tezi: "Edmund Husserl'de Mantığın Yeri". 1980'de Beşeri Bilimler Bölümüne asistan olarak girdi. Aynı bölümde sırasıyla, 1980'de öğretim görevlisi, 1981'de yardımcı doçent ve 1983'de Sistematik Felsefe ve Mantık Ana Bilim Dalında doçent oldu. Nisan 1989'da profesörlüğe atandı.
İlgi alanları: Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmak.
Yayınlarından bazıları:
- "Meinunungsfreiheit als Menschenrecht", in Ernst-Joachim Lampe (ed), - Interdisziplinaere Studien zu Recht und Staat, Nomos Verlagsgesellschaft, Baden Baden, 1998,19-28
- "How to Save Immorality of Individuals" in Wolfgang Schirmacher (ed.), Ethik und Vernunft Schophenhauer: unserer Zeit'da, Passagen Verlag, 1995, 69-74.
- Teknoloji Benim Neyim Oluyor?, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 1999.
- "Some Footnotes to Polanyian Ethics", Polanyiana 2(1992), 35-49.
Geçen yıl kendisiyle tanışmak mutluluğuna erdim ve Felsefeciler projemiz için fotoğraflarını çektim. “Bir yazınızda fotoğrafa değinebilseniz” demiştim…
Perşembe ve Pazar günleri Akşam gazetesinde “Gönül Penceresi” köşesinde yazıları yer alır. 12 Temmuz 2009 tarihli Akşam’da yayımlanan yazısını sizlere aktarıyorum. |
Fotoğraf: ışığın yazısı. Işığın resmi. Işıktan yazı. Işıktan resim. Fôs, faos ışık demek, Eski Yunan dilinde. Fôtos, ışığın, ışığa ait demek. Grafein, çizmek, resim yapmak, yazmak ... anlamlarına sahip yine ayni dilde. Batı dillerine çeşitli biçimlerde geçmiş, tanıdık bir sözcük, telgraf, grafik örneklerinde görüldüğü gibi. Fotoğraf sözcüğü, bir yorumla ışık ve resim sözcüklerinden oluşuyor. Işığı yakalamak, ışığı tutmak, ışığın izini bulma çabası var onda. Her fotoğrafta ışık oturur. Işığın öyküsü vardır, fotoğraftan gelen görüntüde.
Işık bir nesneden, bir manzaradan, bir insan yüzünden gelir. Bu ışığı yakalarsınız. Işık gider, izi sizde kalır. Işık avcısısınızdır, fotoğraf çekerken. Işık izini bırakır gider. Işık uzaklarda yitmiştir, bir daha o ışığı bulmanız olanaksızıdır, bir anlamıyla. İzi sizdedir, fotoğrafınızdadır. Bir insan yüzü, size ışığını yolladı, fotoğrafını aldınız ışığın, siz yüzden gelen ışığı gördünüz, fotoğraf makinanız da gördü. Makinanız ışığı kaydetti. Siz de belleğinizde tutabilirsiniz. Unutup gidebilirsiniz de. Işıksa makinanızın sağladığı olanakla izini sundu size. İzinden gelecek başka bir ışığı sundu. Böylece ışık dönüştü. Bir insan yüzünden çıkmıştı., Makinadan geçti, izini bıraktı, bir fotoğraf görüntüsüne dönüştü. Artık ışık o insanın yüzünden gelmiyor, ışık fotoğraftaki görüntüsünden geliyor. Işık dünya değiştirdi böylece. İnsanın kanlı canlı, zaman ve mekân içindeki varlığından çıkmıştı, şimdi fotoğraftaki görüntüsünden ulaşıyor gözümüze. Bir anlamıyla bu “ışıklar” aynı değil, bir anlamıyla ikisi de ışık. Işığın kaynağı değişti: ışığı fotoğrafa taşıdık. Fotoğraf dünyasına taşıdık. Fotoğrafı olduğu yüz ölse de, fiziksel, kimyasal koşullar yerinde olduğu sürece fotoğraftaki “yüzü” andıran görüntü ölmeyecek.
Ne oldu? Geçmişi şimdiye taşımış olduk. Geçmişin nesini? Görüntüsünü. Bütün fotoğraflar geçmişten gelir. “Duran” görüntülerdir. Doğrusu fotoğraf fiziksel bir nesne olarak kağıt üzerinde ya da ekranda bozulabilir, silinebilir, solabilir ama biz düşüncemizde onun durduğunu değişmediğini kabul ederiz. “Bak ben üç yaşımda, bak burada yedimde annemle, dokuzumda sınıf arkadaşlarımla…” Biz değişiriz, fotoğraflardaki “an”lar hep durur, öyle. “An”ı sihirli bir kutudan geçirip durdurmuşuzdur. Duran “an”da yaşayamayız. Görüntüdür zaten o. Bizimle ayrı bir dünyadadır. Fotoğraf dünyasında.
Nerede durur fotoğraftaki görüntüler? Elbette Platon’un idealar dünyasında değil. Bizim dünyamızdaki nesneler gibi de değillerdir. Eşyamız yıpranır. Fotoğraftaki görüntüler, felsefecilerin kullandığı deyimle nunc stans’dırlar, “duran şimdi”lerdir. Işığın izi fiziksel dünyada tutulabildiği sürece geçmişteki bir “şimdi”yi içlerinde saklar fotoğraflar. Işık bize bir sonsuzluk olanağı sunar, bir ölümsüzlük olanağı: Fotoğrafı armağan eder insana. “İzimi saklarsanız beni saklarsınız” der. Geçmişi saklarsınız. Mekânı saklarsınız. “Ben dönüşerek, artık nesnelerden değil de onların saklanabilir görüntülerinden gelerek, size kendinizle, dünyanızla hesaplaşma olanağı sunuyorum. Aynadaki görüntünüz şimdiki görüntünüzdür. Siz insansınız, yalnızca şimdide yaşamıyorsunuz. Sizin bir geçmişiniz var. Tarihiniz var.” Sonra devam eder fotoğraf: “Saklayın beni. Bende kendinizi görün.”
Şimdi ben fotoğrafa soruyorum: bize bizi gösterecek olan fotoğraf, seni kim çekecek? Hangi anlarım senin dünyanda olacak? Hangi anlarımı köşe bucak saklayacağım? Fotoğrafçın kim olacak sevgili fotoğraf? Herkes “iyi”, güzel yanlarının fotoğrafını çekiyor? İnsanın derinlerindeki girdapları, yanar döner, kibirli, sahtekâr yanlarının fotoğrafını kim çekecek?
Fotoğrafın yanıtı ne olabilir? “Telefonlarınız bile fotoğraf çeker olmuş, anlamlı anlamsız her şeyi çekip bunu bir eğlence konusu yapmışsınız. Siz insanlar, ne zaman iç dünyalarınızın, düşüncelerinizin, duygu fırtınalarınızın resmini çekeceksiniz? Dışınızdaki ışığı anlayamadığınız için, içinizdeki ışığı yakalamaktan ne kadar uzaksınız. Fotoğraf da fotoğrafçı da sizsiniz. Neyseniz öyle olduğunuzun fotoğrafını nasıl çekebileceğinizi bilmiyor olabilirsiniz. Belki de böyle bir fotoğraf olanaksız olsa bile, kendinizi kendinize bırakma cesaretiyle, en utandığınız, en korktuğunuz anların fotoğrafını çekin. Önce siz bakın onlara. Onlardan geldiğini düşündüğünüz karanlığın ışığını görün. “ |